O Sabah...

Uyandım.

Yatağın içinde uyurken sarıldığım yastıklardan biri beni terk etmiş yatağın öteki ucuna kaçmış. Yaşlı bir insan gibi orada buruş buruş duruyor. Yorgan her zamanki yerinde ayak ucumda toplanmış. Unutmaya çalıştığım bir sevgili gibi iteklemişim…oldum olası üstümü örtmeyi sevmem.


Benle birlikte yatağın üzerinde 3-5 tane lastik saç tokası. Her biri bir önceki yatışımda saçımdan düşmüş…dönüp almaya yeltenmiyorum…her sabah yenisini takıyorum banyoda.

Gün başlıyor yine. Güzel bir şarkı lazım bu sabaha da. Dün Röysskoop - Something In My Heart dinlemiştim, bu sabah daha umutlu bir şeyler iyi gider dedim. Beth Hart – I’ll Take Care Of You doğru seçim diye düşündüm. En azından “...if you let me I’ll take care of you…” Tabi ki Joe Bonamassa ile olan konser versiyonu.


Banyoya gittim, aynada kendime baktım. Saçlar dikilmiş, yarı Scissorhand yarı Robert Smith halime gülümsedim. Birazdan küfür edeceğimden emin olarak evin kapısını açtım…tabi ki ekmek gelmemişti. Her sabah bu gerizekalı kapıcı için neden bu kadar aidat ödediğimi düşünmek rutinim haline gelmişti. Bir başka rutinim de gerizekalı ile apartmanın kapısında karşılaşıp geç kaldığı sabah servisi için bahanelerini dinlemek…çocuk uyutmadı, ekmek gelmedi, bakkalda sıra vardı, meteor düştü, cehennem dondu fırının ateşi söndü…


Yeni bir saç tokası aldım raftan, Taş Devri’nden Çakıl’a dönme zamanı geldi. Bonamassa’nın harika solosu eşliğinde saçlarımı topladım. Çakıl olup evden çıktım. Gerizekalı bir elinde sepet diğer elinde yatırdığı İddia kuponu ile geliyor karşıdan. Laf etsem mi, etmesem mi diye düşünürken rutini bozmayıp “Liverpool otobüsü bakkala mı dalmış?” dedim. Anlamasını beklemiyordum zaten, öyle de oldu. “Evet abi ya, dün ne maçtı o öyle.” diye başladığı cümlesini geride bırakıp içimden “You got one fuckin’ job.” diye geçirerek arabaya doğru yürüdüm.


"Klasik bir sabah, diğerleri gibi."

Erken konuşmuşum. Arabanın sileceğine sıkıştırılmış kitabı gördüğümde “Hayır. Farklı bir sabah.” dedim. Haklısın Deniz Özbey, bu sabahların bir anlamı olmalı…ve o anlam kitabın ayraçla işaretlenmiş 233. sayfasındaki altı çizilmiş satırlardaydı.


O güne kadar gördüğüm en soylu, en güzel vücuda sahipti. Nezaketten uzak tek bir mimiği, tek bir hareketi, duygudan uzak tek bir bakışı yoktu. Gözleri karaların en güzelindendi. Bahtsızlıklarının ardından gelen bir tür yılgınlık parıltılarını yumuşatmış, onları bir kez daha ilginç kılıyordu. Çok beyaz bir teni ve çok güzel saçları vardı. Ağzı çok küçük, belki fazla küçüktü, böyle bir hatası olduğunu görünce şaşırdım…Son derece güzel bir çene, tek kelimeyle dünyanın en güzel oval yüzü, bütün bunlara hâkim olan bir tür tatlılık, saflık, yumuşaklık, bu büyüleyici yüzü bir ölümlününkinden çok bir meleğinkine benziyordu.”


Okudukça ayak üstü edebi bir orgazm yaşadım, heyecanlandım, terlediğimi hissettim. O zaman yapılacak en güzel şeyi yaptım; arabama bindim, Spotify’a girip Chriss Bell - Elevator to Heaven’ı açtım ve sigaramı yaktım. Yüksek sesle parçayı dinlerken yüzümde inceden bir gülümseme, gözümün kenarında hafiften bir yaş vardı. Kafamın içinde ise tekrar ve tekrar aynı şeyi söyleyip durdum…


İşte bu yüzden seviyorum seni.”

©2023